FANUS

Evinden bir an önce çıkması gerek. Ön kapıyı kesinlikle kullanamaz. Yangın kaçış kapısını açınca içeri dolan şehir için özelleştirilmiş belediye atmosferi başının dönmesine neden oluyor. Yılda bir defa bu filtrelenmiş, oksijen oranı düzenlenmiş ve aromayla zenginleştirilmiş atmosfer için vergi ödemesine rağmen, neredeyse üç yıldır şehir sokaklarına çıkıp bu havayı solumamış olduğunu fark ediyor. Garip... Eskiden ünite caddelerinde dolaşmaya çıkardı. Birkaç kez sınıra kadar gittiği bile olmuştu. Hatta bir seferinde autosneaker’ı arızalanmıştı da onca yolu yürüyerek geri dönmek zorunda kaldığında ne kadar çok yorulmuştu. Son zamanlarda gideceği yere mümkün olduğunca hızlı varmak için kapalı devre vakum tüp sistemini kullanmaya o derece alışmıştı ki, diğer herkes gibi, sıfır seviyesindeki sokağa adım atmak aklına bile gelmiyordu artık.
Fark etmez nasılsa. Yapay yosun tarlalarında üretilen oksijenle zenginleştirilmiş yavan hava, transfer şirketi tarafından vakum tüplerinde, dairelerde, ofislerde, mega-alışveriş ve zaman tüketim merkezlerine yeterince sağlanıyor zaten.
Yangın kapısından yükseklik korkusu nedeniyle kendini zorlayarak, nefes nefese çıkabiliyor. Acil kaçış platformunun paslı demirlerine tutunarak, esen suni atmosfer rüzgarının saçlarını savuruşunu hissediyor. Bir elinde sıkı sıkıya tuttuğu paslanmaz kutuyu dikkatle göğsüne bastırmış durumda. Vakum tüplerinin arasından görünen yapay gökyüzü, her yanını kaplayan pırıltılarla gece simülasyonu moduna geçmiş. Ay olması gereken koskocaman, beyaz yuvarlak üzerinde ara ara reklam hologramları dönüyor: Algex, makes your day! Karbondioksit, yapay şeker ve vitamin katılmış yoğun yosun içeceği. Denizi içinizde hissedin.
Kimse onu fark etmeden aşağı inmeli şimdi. 162. kattan aşağı. Uzun süredir kullanılmayan yangın kaçış tüpünün işe yaramasını umuyor. Avuç içini kaçış kapağındaki tarayıcıya yaklaştırınca kapak kolayca açılıyor. İçeride alışık olmadığı mekanik bir koku var. İniş basamağına geçip sabitleyicilerle kendini bağlıyor. Serbest düşüşe yakın bir hızla zemine iniyor. Son andaki kontrollü frenleme sayesinde sıkıntı olmadan durabiliyor ve kaçış kapısından çıkarak sokağa ulaşıyor. Son yılların alışılmış görüntüsü olarak, sokak bomboş.
Ortalama 300 katlı iki blok arasında, vakumlu transfer tüplerinden oluşan ağlar gökyüzünü kaplıyor. Artık 2000 km/saat hızla, zaman kaybetmeden şehirde istediğin herhangi bir yere erişmek mümkün. Zaman çok önemli. Her saniye planlanmış. Çalışılacak, yemek yenecek, kullanım süresi altı ayı geçen ürünler yenileriyle güncellenecek, dans edilecek, spor yapılacak, sevişilecek…
Tüm iletişim kanallarının kapalı olduğunu tekrar kontrol ediyor. Belinde, kuyruk sokumunun hemen üstünde, üzeri acemice suni organik deriyle kaplanmış derin bir kesik var. Soulpod’unu sökerken kullandığı ağrı kesici ve tedavi edici nanobitler hala başını döndürüyor. Belediyenin zengin aromalı, hafif uyarıcı etki yaratan havasının da bunda katkısı var elbette.
Önünde ve arkasında sınırı yokmuş gibi tekdüze bir çizgi halinde uzanan sokağa bakıyor. İki devasa yaşam bloğunun arasında, on metre genişliğinde daracık bir aralık. Holofoton aydınlatma botları havada asılı ateş böcekleri gibi görünüyorlar. Ateş böcekleri… Eski dünyanın efsanevi yaratıklarından biri. Rüya-belgeselde görmüştü onları. Büyüleyici hayal kahramanları...
Ne yöne gitmesi gerektiğini tartıyor. Her iki yanı da tamamen aynı görünüyor. Adeta sokağın tam ortasına bir ayna yerleştirilmiş gibi. Sinyal takip sistemi olduğunu bildiği için autosneaker giymedi. Fark edilmek istemediği için bina lobisinden drone da kiralayamaz. Uzun soluklu yürüyüşlere alışkın olmayan kaslarını zorlayarak, sol tarafına doğru yürümeye başlıyor. Küçüklüğünde sağlı sollu dükkanlar, lokantalar, kafeteryalarla dolu caddelerde yürürlerdi, hatırlıyor. Artık bu civcivli yaşam alanları üst katlara ve megaavm içlerine taşınmış durumda. Şehrin en dibindeki sokaklardaysa tam bir terk edilmişlik hâli ve ıssızlık hâkim. Suni atmosfer altında, yerde bir gram toz bile yok. Ruhtan yoksun çırılçıplak iki duvar ve beton zemin üzerinde sonsuzluk gibi gelen yarım saat boyunca yürüyor.
Yaşam bloğunun sonuna vardığında, karşı taraftaki bloklarla aralarında yer alan geniş caddeyi görüyor. Bu seviyeye inmek uzun zamandır tercih edilmediği için cadde bomboş. Yine de dikkatli olmalı; bazen antika spor otomobillerle yarış yapıldığını duymuştu. Sekiz şeritli caddenin diğer tarafında, diğer yöne giden şeritler öncesinde, genişçe bir park alanı var. Karşıdan bakıldığında, parlak yeşil çimenleri, ara ara yerleştirilmiş çiçek alanları ve dijital fıskiyeli havuzlarıyla park, dinlendirici bir etki bırakıyor. Bu alanın benzerleri, hatta çok daha iyileri, yukarıda da var. Megaavm ve zaman tüketim merkezleri böyle yapay parklarla dolu.
Dikkatle karşıya geçiyor. Yol halen bomboş. Yine de tedirgin. Park alanına ulaştığı algılayıcılar tarafından fark edilince, fıskiyeli havuzlardaki dijital gösteri başlıyor. Ürün reklamları ve hükümet propagandaları ardı ardına püskürtülen su desenleri ve lazer ışık karışımları arasında akıp gidiyor. Kafa dinleme modu da olsaydı keşke... Yeşilliğin üzerine basıyor. Yere çömelip çimler üzerinde ellerini gezdiriyor. Gerçek gibi. Suni organik nano-teknoloji yapay çimlendirmeyi öyle ileriye taşıdı ki, gerçeğinden ayırt etmek neredeyse imkânsız. Zamanla uzayan ve biçilmesi gereken versiyonları var artık. Buradakiler sabit çim. Bir avuç alıp kopartıyor, köklerini dibe doğru eşelemeye çalışıyor. Aşağıda toprak yok.
Peki, ne yapacak şimdi? Toprak bulmalı. Mektupta öyle yazıyordu. Hayatında hiç toprak görmedi ki? Bu şehirde doğdu, eskiden İstanbul olan yerin tepelerinde kurulan, ölümcül dünya atmosferinden ve güneş ışınlarından tamamen izole edilmiş, devasa bir yarımkürede.
Tüm buzullar eridiğinde ve son ağaç kesildiğinde büyük oksijen krizi yaşanmıştı. Ekosistemi bozulan okyanuslarda yeşil alglerin yok oluşu ile birlikte yaşanan karbondioksit patlaması, oksijen seviyelerini solunabilir seviyelerin çok altına indirmiş ve dünya hızla yaşama elverişsiz, solunamaz devasa bir çöle dönüşmüştü. Tamamen kaybolan ozon tabakası nedeniyle yükselen radyasyon seviyeleri de cabası (ki fotosentezi bitiren şeylerden biri de buydu.)
Başlarda bu kaçınılmaz sürecin en az beş bin yıl alacağı söyleniyordu. Ne yazık ki her şey iki yüzyıl içinde olup bitmişti. Bütün kıyı şeritleri ve deniz seviyesinin çok üzerinde yer almayan tüm yaşam alanları sular altında kalmış, bu felaketle dolu yıllar boyunca milyarlar ölmüş, hayatta kalabilen insanlar inşa edilen mega-fanus şehirlerin içinde yaşamak zorunda kalmışlardı. Dünyada kalan tüm insanlık birbirine vakum tüpleriyle bağlı kubbe şehirlerden oluşan bir ağ ile, tek bir merkezi hükümet tarafından yönetiliyordu artık. Dış dünyada ise yaşama dair her şey neredeyse yok olmuştu.
Tarih derslerinden hatırlıyordu. Uzunca süre sonuç vermeyen yeninden ağaçlandırma çalışmaları için uğraşılmıştı. Ancak son hızla verimsizleşen toprak gıda krizi başlatınca, insanlık bütün enerjisini devasa yosun havuzlarında oksijen üretimine ve seralardaki tarım araştırmalarına vermişti. Şehrin dış çemberi uçsuz bucaksız seralarla doluydu ve mevcut teknoloji ancak belli başlı bitki çeşitlerinin yetiştirilebilmesine elveriyordu. Bunların arasında ağaca yer yoktu. Şehirlerin çevresindeki denizler, yine üzeri güneş radyasyonundan koruma sağlayan filtre tabakasıyla kapatılmış, yosun üretim ve oksijen depolama tesisleriyle doluydu. Oksijen ihtiyacının bir kısmı da yüksek enerji tüketimi pahasına suyun ayrıştırılmasıyla sağlanıyordu. Kurtarılmış ve genetiği düzenlenmiş belirli cins balık bu havuzlarda yetiştiriliyor, protein ihtiyacının büyük kısmını bunlar ve seralarda yetiştirilen böcekler sağlıyordu.
Elde kalan her şey kısıtlı ve o kısıt ölçüsünde planlıydı. Her çocuk ilkokuldaki yetenek tespit çalışmaları sonunda belirli bir mesleğe yönlendiriliyor, onlardan doğumdan ölüme, sabah uyanıştan akşam uyuyana kadar belirlenmiş programın aksaksız takibi bekleniyordu. İşsiz ve geliri olmayan hiç kimse olmadığı gibi, kazanılan gelirin de düzenli olarak harcanması gerekliydi. Bu durumda herkes gelirinden fazla harcadığı için borçluydu ve borçlu oldukları kadar hükümetin kurduğu çarkın bir parçasıydılar. Kimsenin durumu sorgulayacak boş zamanı yoktu, zaten zaman tüketim merkezleri de bunun için vardı. O gün senin için belirlenmiş zaman tüketim planına uymalısın. Nerede yemek yiyeceğin belli, hangi filmi izleyeceğin belli, hangi oyunu oynayacağın belli (ki film izlemek veya oyun oynamak artık soulpod sayesinde filmin/oyunun bir aktörü olmak anlamına geliyordu), o gün hangi grupla birlikte takılacağın belli. Bu grupta hoşuna giden biri olursa birlikte olabilirsin.
Sürekli ilişkiler ve evlilik müessesi ender görülen şeylerdi artık.
Hayatın böyle tıkırında! aktığı bir akşam, megaavm parklarından birinde oturmuş, soulpod’uyla bağlandığı sohbet sitesinde akşamı birlikte geçirebileceği kafa dengi birini seçme çabasıyla vakit geçiriyordu. Gerçeklikten kopmuş bedeniyle kaskatı bir vaziyette otururken, yaşlı adamın biri ona sokulmuş, hafifçe dürtmüş ve bir şeyler sormuştu. Donuk gözleri dünyaya dönmek zorunda kalınca “Görmüyor musun, sohbetteyim lütfen rahat bırak!” diyerek terslemişti adamı.
Adamın ısrarı karşısında sinirle dönerek onun yüzüne baktığı anı hatırlıyor şimdi. O tanıdık yüz… On bir yaşındaydı, babası onları terk edip ortadan kaybolduğunda. O dönemde sık yaşanan bir durumdu; bir yere, bir aileye bağlı kalmak giderek imkansızlaşıyordu. Hükümetin teşvikiyle insanlar birbirinden kopuk, yüzeysel bağlantılar ve kısa vadeli zevkler peşinde günlerini geçirmeyi tercih eder olmuşlardı. Doğan çocuklar da sisteme emanet ediliyordu nasılsa.
Fakat onca yıl sonra, karşısında gözlerini dikmiş ona bakan bu yaşlı adam, basbayağı babasıydı işte.
Uzun uzun konuşmamışlardı. Donuk bir ifadeyle “Ne istiyorsun?” demişti ona.
Adam “Biliyorum,” demişti “Duygusallığa yer yok. Af dileyecek, beni baban olarak kabul et diyecek değilim. Sadece bu emaneti sana devretmeye geldim.” Bunu derken yaşlı elleriyle sıkıca tuttuğu, antika gibi görünen plastik kargo kutusunu eline tutuşturuvermişti. “Bu kutu bir şekilde bana ulaştı. Dedem olan şahıs tarafından bir zaman kapsülüne konmuş. Yaklaşık dört yıl önce, günün birinde bir mesaj aldım. Terk edilmiş eski yaşam alanlarından birine gitmem gerektiği belirtiliyordu. Sıfır seviyesinde. Yeteri kadar oksijen sağlanmayan kıyı kesimlerden birinde. Oksijen tüpü alıp tarif edilen yere gittim. O unutulmuşluğun içinde, yere gömülü bir kasada bulduğum şey bu kutuydu. İçinde bir mektup var, ne yapman gerektiği orada yazıyor.”
Yaşlı adamın söylediklerini hiçbir tepki vermeden dinlemeye devam etmişti. Hayatı boyunca alışkın olduğu sıkıcı rutinin dışında bir olay… İlginç. Böyle şeyler asla başına gelmezdi.
“Mektubu görünce şaşırma, eski teknoloji ama okuyabilirsin. Atalarından sana kalmış çok ama çok değerli bir miras. Ben başaramadım. Artık çok yaşlıyım. Bu yapay oksijen bizi çürütüyor. İçine bir şey katıyorlar. Hepimizi aptallaştıran, robotlaştıran bir şey. Çok zamanım kalmadı. Sadece bunu al. Bununla ne yapacağın tamamen sana kalmış. Yalnız şuna dikkat et. Eğer harekete geçmeye karar verirsen sistemle olan tüm bağlantılarını kesmelisin. Hükümet neyi amaçladığını fark etmemeli.”
Babası olacak adam bütün bu şeyleri hızlıca sıralamış, cevap vermesini beklemeden, geldiği gibi sakin bir tavırla, ağır ağır yanından uzaklaşmıştı.
Kocaman bir saçmalık.
İlk önce elindeki kutuya anlamsızca bakıp ne yapması gerektiğini düşündüğünü hatırlıyor. Her şeye rağmen bu durum oldukça merak uyandırıcıydı. Günlük planın dışına çok ender zamanlarda çıkardı. Sonunda merakına yenilip dairesine gitmiş, soul-web bağlantısını mahremiyet moduna almış ve heyecanla kutuyu açmıştı. İçinden paslanmaz çelik bir başka kutu ve “kâğıt” üzerine yazılmış bir mektup çıkmıştı.
Kâğıt… Ne kadar hayret verici bir şeydi bu. Yüzyıllardır kâğıt diye bir şey görülmemişti bu şehirde. Müzelerde, camekanların ardında bazı örnekleri sergileniyordu hâlâ, ama elinde tuttuğu hışır hışır, dayanıksız, kırılgan şeyin gerçek olduğuna inanmakta zorlanmıştı gerçekten. Neyse ki üzerindeki yazı, anlayabileceği ortak dünya dilinde yazılmıştı.
Şu anda terk edilmiş parkta dolaşmaya devam ediyor. Yapay çiçeklere yaklaşıyor. Gerçeğe yakınlar ama çimenlerde hissedildiğinden daha uzaklar yaşamdan. Baş döndürücü, iç gıdıklayan hoş kokular salgılıyorlar. Çiçek bahçesinin yanında bir banka oturup cebindeki katlı mektubu çıkartıyor ve tekrar okuyor:
“Evlat! Bunu biz yaptık. Göz göre göre, gelecek felaketlerin farkında olmamıza rağmen. Herkes bu lanet suçun bir ortağı. Altıncı toplu yok oluştan sonra bir şansımız vardı. Mars’ta başardıklarımızı tekrarlamalıydık. Her şeye rağmen Dünya, Mars’a kıyasla çok daha avantajlı ve geri döndürülebilir durumdaydı.
Bunu okuyan kişi, her kimsen Mars’ta olanlarla ilgili bilgin olmayabilir. Sadece bilmeniz gerektiği kadar biliyorsunuz ve her anınız kontrol altında.
Onları terk ettik! Başarmışlardı, seralarda kendi ekosistemlerini oluşturmuşlar, kendi kendine yeten bir doğal çevrim yaratmışlardı orada. Fakat birleşik hükümet kararıyla tüm temas kesildi ve dünyadan destek çalışmalarına son verildi. Onları kaderlerine terk ettik. Herkesin tek derdi dünyada kalan insanları kurtarmak, kendi kapalı fanuslarında sürdürülebilir bir sefahat cenneti (aslında tam bir cehennem!) yaratmak ve bu uğurda geri kalan her varlığı feda etmekti. Bunu başardılar. Şehirlere ve yaşam alanlarına verdikleri şartlanmış atmosferle. İnsanı itaat eden doyumsuz robotlara çevirerek makinenin parçası haline getirdiler. Makineyi kontrol edenler değişim istemiyor. İmparatorlukları sonsuza kadar devam etsin istiyorlar.
Onların Dünyadaki gizli cennetlerinden haberiniz yok. Dünyada kurtarılmış hayvanlar, bitkiler ve geçmişin bereketine dair ne varsa, o gizli küre-bahçelerde saklıyorlar. Kendileri bu doğal iremlerde keyif sürerken, sizleri köle gibi kullanarak bu bahçelerin sürekliliğini sağlıyorlar. O cennetlerin devamı için sizin cehennemleriniz gerekli.
Hala her şey kaybedilmiş değil. Dünya geri dönebilir. Elindeki kutuda dünya şartlarına dayanabilecek şekilde geliştirilmiş 16 farklı tür ağaca ait tohumlar var. Ben, Mars seralarında kullanılmak üzere geliştirilen tohumların dünyayı yeniden ağaçlandırma çalışmaları için dönüştürülerek kullanılacağı kurtarma projesinin bir parçasıydım. Toplu yok oluş sonrasında toprak yüzyıllar boyunca organik maddeyle zenginleşmiş kalacaktı, bunu biliyorduk. Yüksek radyasyona dayanıklı, kurak toprakta hızlı üreyen ve bol tohum üreten türler ürettik. Başarı şansımız olduğu görülünce bizi dağıttılar. Kontrollerindeki izole fanus şehirlerin devam etmesini istiyorlar. Çünkü size hava, gıda ve boş zaman tüketicileri satıyorlar. Sizi zehirliyorlar, aklınızı bulandırıyorlar. Karşılığında her şeyinizi alıyorlar. Yaşadığınız hiçbir saniye size ait değil.
Ben sonumuzun yakın olduğunu fark ettiğim için, bu tohumları gelecek neslin bir şansı olsun diye sakladım. Şu anda bir kelle avı var ve bizi tek tek avlıyorlar. Mesajımı seksen yıl kadar sonra bulacağınızı umuyorum. Her şeyi buna göre ayarladım. Bulunduğun zamanda konunun tamamen unutulmuş olacağını umarım. Böylece peşine düşmeyeceklerdir.
Şimdi, bundan sonra ne yapmak gerektiğini açıklayacağım. Her şeye rağmen fark edilmemek için elinden geleni yapmalısın. Öncelikle toprak bulmalısın. Şehirlerde asla bulamayacaksın, bunu bil. Seralar çok yüksek güvenlik altında. Seçkinlerin bahçelerini ise asla bulamazsın. Tek şansın var. Şehri terk etmenin bir yolunu bul. Bizler geçmişte çalışmalarımızı oksijen tüpleri ve özel UV korumalı kıyafetlerle, şehir dışındaki göletler çevresinde yapardık. Mektubun ekinde şehrin ilk kuruluş planları ve dış dünyaya ulaşabileceğin olası çıkışların yerleri işaretli. Bir yolunu bulacağından eminim.
Eğer toprağa ulaşabilirsen suyun yakınlarında olduğundan emin ol. Böyle bir yerde toprağı 15 santim kadar kazacaksın. Her tohum için ayrı çukur. Birbirleri arasında en az beş metre mesafe olsun. Çukurun tam ortasında bir tohum koyacaksın. Üzerini az bir toprakla örtüp bolca su vereceksin. Ardından çukuru tamamen toprakla kapat ve tekrar bolca su ver. Tohumların her birinin aynı şekilde gömüldüğünden emin ol. Gördüğün gibi basit bir işlem. Sonrası şansa kalmış. Hayat mutlaka bir yolunu bulacaktır.
Üzerine böyle bir sorumluluk yüklediğim için üzgünüm. Fakat dünyanın başka bir şansı yok. Dünya için gerekeni yapacağını umuyorum.”
İşte mektup böyle. Kaç defa okumuş olduğunu unuttu. İlk başta gerçekten etkilenmişti. Harekete geçmesi gerektiğini düşünmüştü. Şu andaysa hiçbir şey hissetmiyor.
Oturduğu yerde, gökyüzü olması gereken ışıltılı kubbeye bakıyor. Hala gece simülasyonu var. Yapay bir kubbe altında yüksek katlı bloklar ve onların arasına ağ gibi örülmüş transfer hatları. İradesiz robotlar gibi oradan oraya akan insanlar. Sistem o kadar iyi işliyor ki, yıllardır güvenlik görevlisi bile görmüyor hiç kimse. Farklılık yok, eksiklik yok, kıskançlık yok, hırs yok, tutku yok, suç yok…
Kutuyu tekrar aralıyor. Özel, şeffaf zarflar içinde, çeşitli büyüklükte tohumlar... Muhtemelen gezegendeki en kıymetli şeyi elinde tutuyor. Derin derin nefes alıyor, aklı karışmış durumda. Atmosfere karıştırılmış özel kimyasallar zihninin en gizli köşelerine kadar ulaşıyor. Ayağa kalkıyor. Başında hafif bir dönme hissi. Parkın bir köşesine doğru yürüyor. Yapay bir ağacın yanına geliyor. Onun sahte ay ışığı altındaki sahte gölgesinde kısa bir süre duraklıyor. Elini ağacın soğuk gövdesine dayıyor. Gövdenin alt kısmında bir kapak açılıyor. Geri dönüşüm gideri bu. Elindeki kutuyu kapaktan içeri bırakıyor. Kutu, vakum ile belirsiz bir karanlığa doğru hızla çekilip kayboluyor.
Bir anlık aptallıkla vücudundan söktüğü Soulpod’unun en son modelini taktırmak üzere, en yakın Orangeshop merkezine ulaşma hedefiyle oradan uzaklaşıyor.
Daracık, karanlık sokağa girerken, tekrar derin bir nefes alıyor. Hayat çok güzel...
Ineedafix
23 Oct 2018